top of page

Nolan’ın The Odyssey Filmi Modern Batı İçin Bir Katarsis mi?

Oscar ödüllü yönetmen Christopher Nolan, Homeros’un Odisseus destanını sinemaya uyarladı. Daha öncesinde Truva Savaşı’nı konu alan 2004 yapımı filmi yönetmek istediğini ancak anlaşmaya varamadıklarını anlatmıştı. Bu yılsa Nolan, bu mitolojik savaşın devamına odaklanan Odisseus epik şiirini ele alan The Odyssey isimli filmi çekti. Temmuz 2026’da vizyona giren film, tamamen IMAX formatında çekilen ilk film olma özelliğini taşırken beğeni ve eleştirileri de beraberinde getirdi. Nolan’ın filmi, Homeros’un metinlerinin de yeniden yorumlanmasına ve günümüz dünyasıyla yeniden ilişkilendirilmesine sebep oldu.


The Odyssey daha yapım aşamasındayken paylaşılan oyuncu kadrosu yoğun eleştirilere maruz kalmıştı. Yunan ve Mikenli karakterleri oynaması için seçilen Amerikalı oyuncuların tarihsel gerçekliğe uyumlu olmadığı söylenirken bir yandan da bu filmin postmodern bir uyarlama olduğu, dolayısıyla orijinal metinlerde betimlenenle örtüşen seçimler yapılmasının zorunlu olmadığı savunuldu. İzleyicilerin bir bölümü filmi Nolan’ın en büyük yapımı olarak görürken bazı izleyiciler ise çeşitli sebeplerden ötürü filmi beğenmediğini açıkladı. Filmin beğenilmemesindeki sebeplerden bir tanesi, Homeros’un metinleriyle sinematik uyarlama arasında tutarsızlıkların olmasıydı.


Orijinal Odisseus metninde Truva Savaşı sonrasında mürettebatıyla beraber İthaka’ya dönmek üzere denize açılan Odisseus, Polyphemus’un yani Tepegöz’ün mağarasında mahsur kalır. Bunun üzerine Polyphemus’a kendini “hiç kimse” olarak tanıtır ve onun tek gözünü kör ederek mağaradan kaçar. Polyphemus, Poseidon’un çocuğu olması nedeniyle Poseidon, Odiseus ve mürettebatını eve dönememeleri üzerine lanetler ve aslında eve dönüş yolculuklarında başlarına geleceklerin temeli burada yatar. Nolan’ın versiyonunda Odiseus ve Polyphemus arasındaki diyaloglar gösterilmemiştir ve eleştirilere sebebiyet veren ilk sahne budur.


Tepegöz’ün mağarasından kurtulduktan sonra Aeaea Adası’nın kraliçesi Kirke’nin evine gelirler ve burada Kirke, Mikenli mürettebatı domuza çevirir ancak Odisseus aşık olur. Metinde Odisseus’un burada çok uzun bir dönem kaldığı ve Kirke ile aşk yaşadıkları anlatılır. Filmde ise Polyphemus’un adasından sonraki bu döneme tamamen farklı yaklaşılmıştır.

Tepegöz’den kaçtıktan sonra Odisseus, mürettebatıyla beraber bir adaya çıkar ve burada bir dev ordusu tarafından hezimete uğrar. Metinde böyle bir olay geçmez ancak sanat tarihçileri filmdeki bu sahneyi, barbarlık ve kaba kuvvetle zafer kazanan Miken ordusunun kendinden daha üstün bir güçle karşılaştığında kaldığı çaresiz durumu anlatmak için çekildiğini yorumladılar.


Sonrasında ise mürettebat Kirke’nin adasına gelir. Burada Kirke onları açgözlülüklerini sembolize edecek şekilde yaptığı yemekle besler ve bu yemek mürettebatı kontrolsüz bir şekilde yemeye mahkum eder. Burada Kirke onları domuza çevirir. Bu tamamen erkeksi açgözlülüğün, yapıcı ve dönüştürücü kadın gücüyle yok edilmeden insan formunu kaybedip kontrolsüz arzuları ve zaaflarının gün yüzüne çıkmasını temsil eder. Filmde Odisseus durumu zekasıyla anlar ve Kirke’yi büyüsünü geri alması için ikna eder. Metinde ise Odisseus adada uzun yıllarca kalır ve filmde Kalipso karakteriyle anlatılan arzulanan ve aşık olunan kadın aslında Kirke’dir.

Filmde Kirke, Odisseus‘a Hades’e gidip eve nasıl döneceğini ve Poseidon’un öfkesini nasıl dindireceğini öğrenmesi gerektiğini söyler. Ölüm Adası’nda savaşta ve yolda kaybettiği askerler Odisseus’a öfke duyar. Oysa metinde Hades’te onu yalnızca üç ölü karşılar. Burada Odisseus eve nasıl döneceğini öğrenir ancak Tiresias ona, mürettebatındaki askerlerin arzularına ve ihtiyaçlarına yenik düşüp yolda ölecekleri kehanetini sunar. Odisseus, onları ikna edip hâkim olacağına inanır ancak mürettebatı Apollon’un adasında onun hayvanlarını keser ve lanet kesinleşir.


Yolculuğu sırasında Lotus Yiyenler Adası’na yolu düşen Odisseus, burada kahramanlıklarını anlatarak yerel halktan yardım alır. Filmdeyse bu adaya da değinilmemiş ve lotus çiçeği, Kalipso’nun Odisseus’u iyileştirmek ve yanında tutmak için kullandığı bir madde olarak kullanılmıştır.


Yolculuğunun sonundaysa Odisseus, Kalipso’nun adasında gemisinin parçalarını kullanarak küçük bir tekne yapar ve denize açılır. Açıldıktan sonra son kez bir adaya uğrar ve burada yine yerel halka kahramanlıklarını anlatarak onların güvenini ve yardımını kazanır. Artık mürettebatından kimse kalmayan Odisseus, tek başına, bir dilenci kılığında İthaka’ya varır ve burada Penelope’nin yarışmasını kazanarak sarayının başına geçer.


Nolan’ın versiyonunda Kalipso’nun yanından ayrılan Odisseus, İthaka’ya geldikten ve yarışmayı kazandıktan sonra Penelope ile beraber bilinmeyen batıya doğru gider ve oğulları Telemakhos’a saraylarını bırakır. Sanat tarihçilerinin yorumlarına göre “bilinmeyen batı” ifadesi, o dönemin metinlerinde ölüm olarak anlaşılır. Bunun sebebi Hades’e açılan kapının güneşin ufukta battığı noktada bulunmasıdır. Yani Nolan’ın versiyonunda aslında Penelope ve Odisseus kendilerini ölüme teslim ederler.

Nolan'ın Odisseus destanı uyarlamasına yöneltilen eleştirilerin bir bölümü de sanat tarihçilerinden geliyor. Nolan’ın senaryosunu fazla politize bulan eleştirmenler, Homeros’un metninin 21. yüzyıl bakış açısından jeopolitik ve Katolik kültürle aşırı harmanlanmış olduğunu söylüyor. Filmin son sekansında Odiseus, Penelope’ye uzun zamandır korktukları “deniz kavimlerinin” aslında kendileri olduğunu, yani Mikenler olduğunu söyler. Yaptıkları barbarlıklar, yağmalamalar ve fetihlerle bulundukları Tunç Çağı’nın barışçıl ve ilerlemeci yapısını bozduklarını kendi ağzından anlatır.

Burada Odisseus’un Tunç Çağı veya Bronz Çağı ifadesini kullanması tarihçiler tarafından yoğun bir şekilde eleştiriliyor. Zira Bronz Çağı ifadesi sözlüğe çok sonra entegre oldu. Lakin filmde geçen bu ifade kimilerine göre bir yanlışlık değil çünkü Nolan burada tarzına uygun şekilde tarihsel metinlerarasılıktan yararlanıyor. Bu da gösteriyor ki Nolan aslında Homeros’un metninin bir sinema uyarlamasını değil, postmodern bir yeniden yorumunu ekrana taşıyor.


Geç Tunç Çağı’nın çöküşü üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Amerikalı araştırmacı Eric Cline’ın belirttiği üzere Hititler ile dönemdaş olan Mikenlerin o dönemki tutumu ve toplumlar arasında çıkan savaşlar, filmde de gösterildiği gibi gibi Bronz Çağı’nın sonunu getiriyor. Dolayısıyla film, gerçeklikten bağımsız bir şekilde kendi içinde tutarlılığını koruyor.


Kimi izleyenlere göre filmin sonunda Odisseus’un katarsisi, aynı zamanda Christopher Nolan’ın da günah çıkarmasını temsil ediyor. Filmin sonunda deniz kavimlerini Odisseus ile özdeşleştirirken aynı zamanda kendi 21. yüzyıl Batı toplumunu, aynı Miken’lerin yaptığı gibi kendi yükseliş dönemine hırsla ve savaşlarla son verdiğini anlatmak istediği birçok eleştirmen tarafından savunuluyor.


Film, tarihçileri Homeros’un metinlerini de yeniden yorumlamaya itiyor. Destanda epik kahraman olarak betimlenen Odisseus, zekâ, öngörü, sadakat ve eve dönüş arzusuyla öne çıkıyor. Oysa yeniden yapılan yorumlardan Odisseus’un yolculuğu aslında aile, politika ve tek eşlilik arasındaki ilişkiyi sorgulayan nitelikte olduğu anlaşılıyor. Altbenlik ve orta benlik ve üstbenlik arasındaki güç istenci, kimi yorumculara göre Odisseus’u madde kullanımını temsil eden lotus çiçeğine yatkın hâle getiriyor.


Filmdeki sirenlerin şarkısı sahnesinde Odisseus’un eve dönme arzusu sınanıyor ve yalnızca bu arzu için çektiği acıların ne denli gerekli olduğunu sorguluyor. Orijinal metnin bu sahnesinde Odisseus, sirenlerin şarkısını devamlı dinlemek istiyor ve şarkının etkisine kapılıyor ancak kendini geminin direğine bağlattığı için istese de suya atlayamıyor. Bu noktada etik alanında çalışan Spinoza gibi filozoflar, eylemin özgür olmamasından ötürü aslında Odisseus’un erdemli bir davranışta bulunmamış olduğunu savunuyorlar. Yani Odisseus, birçok bakış açısına göre aslında kaderi karşısında devamlı bir direnç ve erdem göstermiyor.

Son olarak bütün eleştiri ve yorumlardan yapılan genel çıkarım, Nolan’ın filminin basit bir uyarlamadan çok Homeros’un metninin postmodern bir yorumu olduğu üzerine. Batı kültürünün üç bin yıla yakın ilham kaynağı ve Virgil, Dante, Shakespeare, Tennyson ve James Joyce gibi yazarları etkilemiş olan Homeros, Kubrick’ten sonra Nolan'a da esin veriyor.


Editleyen: Elis Zayim, Elif Karakaş

bottom of page