top of page

RVM Systems Türkiye: Atıklar doğaya değil, DOA’ya gidiyor!

Türkiye’nin ilk kez ev sahipliği yapacağı COP31 İklim Zirvesi, 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da gerçekleştirilecek. Zirveye yaklaşık 200 ülkeden devlet temsilcileri, Birleşmiş Milletler yetkilileri, bilim insanları, özel sektör yöneticileri ve sivil toplum kuruluşlarının katılması bekleniyor. Bu kapsamda Ulusal Depozito Sistemi ülkemizin öne çıkan çevre politikaları arasında yer alıyor. Kısa adıyla DOA (Depozitosu Olan Ambalajlar) olarak bilinen bu zorunlu uygulama, 1 Temmuz 2026 itibarıyla Türkiye’nin 81 ilinde ve tüm ilçelerinde tam kapsamlı olarak hayata geçecek. RVM Systems Türkiye Yönetim Kurulu Üyesi Ayşegül Eroğlu Eyyüpoğlu ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bu geri dönüşüm makinelerini üreten ve dağıtan şirketin çalışmalarını konuştuk. Röportajda DOA sisteminin nasıl işleyeceğini ve Türkiye’nin geri dönüşüm hedeflerine nasıl katkı sağlayacağını anlattı.

COP31 öncesinde çevre politikaları yeniden gündemde. Bize Türkiye'nin “Sıfır Atık” projesinden biraz bahseder misiniz? Ve bu proje içerisinde DOA depozito sistemi nasıl bir yer kaplıyor?

2026 yılında COP31'e Antalya'nın ev sahipliği yapacak olması, Türkiye açısından çok önemli bir gelişme. Zirve, ülkenin sürdürülebilirlik ve döngüsel ekonomi alanında son yıllarda attığı adımları uluslararası platformda görünür kılacak.

Bu noktada Sıfır Atık projesi, Türkiye'nin çevre politikalarının en önemli yapı taşlarından biri olarak öne çıkıyor. Sıfır Atık yaklaşımı, kaynakların verimli kullanılması, atık oluşumunun azaltılması, geri dönüşüm oranlarının artırılması ve döngüsel ekonominin güçlendirilmesini hedefleyen kapsamlı bir dönüşüm hareketi. Bugün birçok ülke benzer hedefler üzerinde çalışırken, Türkiye bu alanda somut uygulamalarıyla dikkat çekiyor.

DOA (Depozitosu Olan Ambalajlar) sistemi ise Sıfır Atık vizyonunun vatandaşın günlük yaşamına doğrudan dokunan en önemli uygulamalarından biri. Çünkü sürdürülebilirlik hedeflerinin başarıya ulaşabilmesi için çevre politikalarının sahada ölçülebilir sonuçlar üretmesi gerekiyor. DOA sayesinde plastik, cam ve metal içecek ambalajları çöpe veya doğaya karışmadan sisteme geri kazandırılıyor, yüksek kaliteli geri dönüştürülebilir hammadde elde ediliyor ve vatandaşlar da bu dönüşümün aktif bir parçası haline geliyor.

COP31'in Türkiye'de düzenleneceği bir dönemde DOA sistemi, ülkemizin döngüsel ekonomi, kaynak verimliliği ve atık yönetimi alanındaki kararlılığını gösteren en somut projelerden biri olarak öne çıkıyor. Bu nedenle DOA'yı yalnızca bir depozito uygulaması değil, Türkiye'nin sürdürülebilir gelecek vizyonunu destekleyen stratejik bir dönüşüm projesi olarak değerlendiriyoruz.


DOA sistemi tam olarak nasıl çalışıyor? Avrupa'da yıllardır kullanılan depozito sistemleri var. Türkiye bu konuda hangi ülkeleri örnek aldı?

DOA (Depozitosu Olan Ambalajlar) sistemi, içecek ambalajlarının tüketim sonrasında çöpe veya doğaya karışmasını önleyerek yeniden ekonomiye kazandırılmasını sağlayan döngüsel bir ekonomi modelidir. Sistem kapsamında tüketici, depozitolu bir ürünü satın alırken ürün bedeline ek olarak belirlenen depozito bedelini de öder. Ürün tüketildikten sonra boş ambalaj depozito iade makinesine veya yetkili iade noktasına teslim edilir. Sistem, ambalajın doğrulamasını yaptıktan sonra depozito bedelini tüketicinin dijital cüzdanına aktarır ve ambalajı geri dönüşüm sürecine dahil eder.

Bu sistemin en önemli avantajlarından biri, ambalajların kaynağında ayrı ve temiz şekilde toplanmasını sağlamasıdır. Böylece plastik, cam ve alüminyum gibi değerli malzemeler çok daha yüksek kalitede geri dönüştürülebilir ve yeniden üretimde kullanılabilir hale gelir. Bir anlamda atık olarak görülen ambalajlar yeniden ekonomik değere dönüşür.

Depozito sistemleri Avrupa'da yaklaşık 30-40 yıldır başarıyla uygulanıyor. Özellikle Norveç, Almanya, Danimarka ve Finlandiya bugün %90'ın üzerinde toplama oranlarıyla dünyanın en başarılı örnekleri arasında gösteriliyor. Türkiye de sistemin tasarım sürecinde bu ülkelerdeki başarılı uygulamaları yakından inceleyerek önemli deneyimlerden faydalandı.

Ancak Türkiye'nin koşulları farklı olduğu için mevcut sistemlerin birebir uygulanması yerine ülkemize uygun bir model geliştirildi. Vatandaşların süreci mobil uygulama üzerinden takip edebilmesi ve dijital altyapının sisteme entegre edilmesi bu modeli öne çıkaran unsurlar arasında bulunuyor.

Bu nedenle DOA'yı, Avrupa'daki depozito sistemlerinin uzun yıllara dayanan deneyiminden yararlanan ancak Türkiye'nin ihtiyaçlarına göre tasarlanmış bir döngüsel ekonomi projesi olarak görmek gerekiyor.


Biraz kendinizden ve RVM Sistem’den bahseder misiniz? RVM’nin bu projedeki rolü tam olarak nedir ve geliştirdiğiniz makineler depozito sisteminin sağlıklı işlemesinde nasıl bir rol oynuyor?

Robert Kolej mezunuyum ve endüstri mühendisliği eğitimi aldım. Kariyerime hızlı tüketim ürünleri sektöründe başladım, sonrasında aile şirketimizin büyüme ve kurumsallaştırma sürecinde aktif rol aldım. Bu süreçte İsveçli yatırımcılarla gerçekleştirilen birleşme sürecinde görev aldım ve farklı Avrupalı yatırımcılarla çeşitli girişimlerde çalışma fırsatı buldum.

Bugün RVM Systems Türkiye'de Genel Müdür ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yapıyorum. Türkiye'de depozito sisteminin hayata geçeceğine olan inancımızla, sistem devreye alınmadan önce İsveçli ortaklarımızla birlikte RVM Systems’in Türkiye yapılanmasını kurduk. Amacımız yalnızca bu dönüşümü takip etmek değil, Türkiye'nin döngüsel ekonomi yolculuğunda aktif rol almak ve gerekli teknolojik altyapıyı ülkemizde oluşturabilmekti.

RVM Systems ise depozito iade sistemleri alanında dünyanın en köklü ve deneyimli şirketlerinden biri. Şirketimiz 30 yılı aşkın süredir Avrupa'nın birçok ülkesinde faaliyet gösteriyor ve milyonlarca ambalajın sisteme geri kazandırılmasını sağlayan teknolojiler geliştiriyor.

Türkiye'de de depozito sisteminin gelişiminde öncü bir rol üstlendik. İlk depozito iade makinesini üreten, ilk tescillenen depozito iade makinesini sahaya yerleştiren ve bu alandaki ilk yerli üretim tesisini kuran şirket olduk. Bugün geldiğimiz noktada sadece makine üretmiyor; üretim, servis, yazılım ve operasyonel destek kabiliyetlerimizle depozito ekosisteminin gelişmesine katkı sağlıyoruz.


DOA sisteminin önemli bileşenlerinden biri dijital cüzdan uygulaması olacak. Vatandaşlar depozitolarını nasıl takip edecek ve geri alacak? Bu uygulama kullanıcılara hangi imkanları sunacak?

DOA sisteminin en yenilikçi yönlerinden biri, depozito sürecini tamamen dijital bir deneyime dönüştürmesidir. Vatandaşlar DOA mobil uygulaması üzerinden kendi dijital cüzdanlarını oluşturabilecek ve depozitolu ambalajlarını sisteme iade ettiklerinde kazandıkları bedelleri anlık olarak takip edebilecekler.

Süreç oldukça basit işleyecek. Kullanıcı, depozito iade makinesinde uygulamadaki QR kodunu okuttuktan sonra ambalajlarını teslim edecek. Makine tarafından doğrulanan ambalajların depozito bedeli doğrudan kullanıcının dijital cüzdanına aktarılacak. Böylece vatandaşlar ne kadar ambalaj iade ettiklerini, ne kadar bakiye biriktirdiklerini ve geçmiş işlemlerini uygulama üzerinden kolayca görebilecekler.

Ancak dijital cüzdanın asıl değeri sadece depozito takibinin ötesinde sunduğu imkanlarda yatıyor. Türkiye, dünyadaki birçok depozito sisteminden farklı olarak dijital altyapıyı merkeze alan bir model kuruyor. Bu sayede ilerleyen dönemde kullanıcıların depozito gelirlerini farklı amaçlarla değerlendirebilmeleri, kampanya ve ödül programlarından yararlanabilmeleri, sosyal sorumluluk projelerine bağış yapabilmeleri veya farklı ödeme sistemleriyle entegre şekilde kullanabilmeleri mümkün olabilecek.

Bence burada en önemli konu, geri dönüşümü yalnızca çevresel bir sorumluluk olmaktan çıkarıp günlük hayatın doğal bir parçası haline getirmek. Dijital cüzdan sayesinde vatandaş, yaptığı katkıyı anında görebilecek ve sürdürülebilirliğe olan katkısının direkt karşılığını hissedebilecek. Bu da sistemin yaygınlaşması ve kalıcı bir davranış değişikliği yaratması açısından büyük önem taşıyor.



Türkiye gibi büyük bir ülkede depozito sisteminin önündeki en büyük operasyonel zorluk nedir? İlk pilot uygulamalardan elde ettiğiniz en önemli ders ne oldu?

Türkiye gibi 85 milyonu aşan nüfusa ve çok geniş bir coğrafyaya sahip bir ülkede en büyük operasyonel zorluk, sistemin ülkenin her noktasında aynı verimlilik ve kullanıcı deneyimiyle çalışmasını sağlayabilmek. Depozito sistemi yalnızca makinalardan ibaret değil; toplama noktaları, lojistik ağları, sayma merkezleri, veri yönetimi, servis altyapısı ve tüketici alışkanlıklarının tamamını kapsayan büyük bir ekosistem.

Aslında teknolojiyi kurmak işin nispeten kolay tarafı. Asıl başarı, milyonlarca vatandaşın sistemi benimsemesi ve bunu günlük hayatının doğal bir parçası haline getirmesinde yatıyor. Bu nedenle operasyonel mükemmeliyet kadar kullanıcı deneyimi ve erişilebilirlik de kritik öneme sahip.

Pilot uygulamalardan elde ettiğimiz en önemli ders ise, vatandaşın doğru teşvik ve doğru deneyim sunulduğunda sisteme çok hızlı adapte olabildiği oldu. İnsanlar geri dönüşüme katkı sağlamak istiyor; ancak bunu kolay, hızlı ve güvenilir şekilde yapabilmeleri gerekiyor. İade süreci ne kadar basit ve erişilebilir olursa, katılım oranı da o kadar yüksek oluyor.

Bir diğer önemli öğrenimimiz ise depozito sisteminin sadece çevresel bir proje olmadığı. Bu aynı zamanda veri, teknoloji, lojistik ve operasyon yönetimi projesi. Sahadaki her makinenin çalışır durumda olması, ambalajların zamanında toplanması, sayma merkezlerinin verimli çalışması ve tüm sürecin dijital olarak takip edilmesi gerekiyor. Sistemin başarısı bu halkaların tamamının birlikte kusursuz işlemesine bağlı.

Bugün geldiğimiz noktada pilot uygulamalar bize şunu gösterdi: Türkiye'nin depozito sistemi için gerekli teknik altyapısı, üretim kabiliyeti ve insan kaynağı mevcut. Bundan sonraki en önemli konu, sistemi yaygınlaştırırken vatandaşın güvenini ve memnuniyetini yüksek seviyede tutabilmek. Başarıyı belirleyecek temel unsur da bu olacak.


Türkiye'de yıllardır geri dönüşüm konuşuluyor, ancak istenen sonuçlar alınamıyor. Sizce bu sistem önceki girişimlerden neden farklı? Sistemin ilk yıllarında başarıyı hangi metriklerle ölçeceksiniz?

Bence bu sistemin en önemli farkı, geri dönüşümü ilk kez ölçülebilir, izlenebilir ve ekonomik bir değer yaratan bir modele dönüştürmesi. Geçmişte yapılan çalışmaların önemli kısmı farkındalık oluşturmayı hedefliyordu. Elbette bu çalışmalar değerliydi; ancak vatandaşın sisteme aktif katılımını sağlayacak güçlü bir mekanizma eksikti.

DOA sisteminde ise tüm paydaşların ortak bir hedef etrafında buluştuğunu görüyoruz. Tüketici ambalajını iade ettiğinde karşılığını alıyor, üretici ambalajın sisteme geri döndüğünü takip edebiliyor, kamu ise çevresel kazanımları ölçebiliyor. En önemlisi de sistem tamamen veri odaklı çalışıyor. Her ambalajın sisteme girişinden geri kazanımına kadar tüm süreç takip edilebiliyor.

Başarıyı değerlendirirken yalnızca toplanan ambalaj miktarına bakmak yeterli olmayacaktır. Elbette iade oranı en önemli göstergelerden biri olacak; ancak bunun yanında sisteme dahil olan kullanıcı sayısı, aktif iade noktalarının yaygınlığı, toplanan ambalajların geri kazanım kalitesi, sistemin operasyonel verimliliği ve vatandaş memnuniyeti de yakından takip edilmeli.

Benim özellikle önemsediğim göstergelerden biri de davranış değişikliği. Çünkü gerçek başarı, insanların boş ambalajı çöp olarak değil, sisteme geri kazandırılması gereken bir değer olarak görmeye başlamasıyla ölçülecek. Eğer birkaç yıl sonra çocuklar ve aileler için ambalaj iadesi günlük hayatın doğal bir parçası haline gelmişse, o zaman sistemin asıl hedeflerine ulaştığını söyleyebiliriz.

Sonuçta burada yalnızca bir geri dönüşüm projesinden değil, Türkiye'nin döngüsel ekonomi altyapısının oluşturulmasından bahsediyoruz. Başarı da hem çevresel kazanımlarla hem ekonomik değer yaratımıyla hem de toplumun bu dönüşümü sahiplenmesiyle ölçülecek.


Bu sistemin çevresel faydaları sıkça konuşuluyor. Ancak ekonomik açıdan baktığınızda Türkiye’nin en büyük kazanımı sizce ne olacak?

Çevresel faydalar elbette çok önemli; daha temiz bir çevre, daha az atık ve daha yüksek geri dönüşüm oranları hepimizin ortak hedefi. Ancak ekonomik açıdan baktığımızda, bence en büyük kazanım, bugüne kadar önemli ölçüde kaybedilen değerli hammaddelerin yeniden ekonomiye kazandırılması olacak.

Türkiye her yıl milyarlarca adet plastik, cam ve metal içecek ambalajı tüketiyor. Bu ambalajların önemli bir bölümü ya kayboluyor ya da yeterli kaliteyle geri kazanılamıyor. Oysa depozito sistemi sayesinde bu malzemeler çok daha temiz ve ayrıştırılmış şekilde toplanabiliyor. Bu da geri dönüşüm kalitesini artırırken aynı zamanda sanayinin ihtiyaç duyduğu ikincil hammaddelere erişimi kolaylaştırıyor.

Özellikle cam tarafında bunun çok önemli bir ekonomik karşılığı var. Türkiye güçlü bir cam sanayisine sahip olmasına rağmen belirli dönemlerde cam kırığı (cullet) ihtiyacının bir kısmını ithalat yoluyla karşılamak durumunda kalabiliyor. Depozito sistemi sayesinde yüksek kaliteli camın kaynağında ayrı toplanması, yerli cam geri kazanım miktarını artıracak ve sektörün ihtiyaç duyduğu hammaddenin daha büyük bölümünün ülke içinde karşılanmasına katkı sağlayacak. Bu da hem maliyet hem de kaynak verimliliği açısından önemli bir avantaj yaratacak.

Aslında burada bir atık yönetimi sisteminden çok, yeni bir kaynak yönetimi modelinden bahsediyoruz. Türkiye’nin doğal kaynakları kadar sahip olduğu atıkları da doğru değerlendirmesi gerekiyor. Depozito sistemi sayesinde bugün ekonomik değeri kaybolan malzemeler yeniden üretim döngüsüne girerek ülke ekonomisine katkı sağlayacak.

Bunun yanında, sistem üretim, lojistik, teknoloji, yazılım, servis ve geri dönüşüm sektörlerinde yeni yatırımları ve istihdamı da destekleyecek. Özellikle yerli üretim ve teknoloji geliştirme tarafında önemli fırsatlar oluşturacağını düşünüyorum.

Özetle, Türkiye’nin en büyük kazanımının sadece daha fazla geri dönüşüm değil, atıkları ekonomik değere dönüştüren gerçek bir döngüsel ekonomi altyapısının kurulması olacağına inanıyorum. Çevresel fayda bunun doğal sonucu olacak; ancak uzun vadede ülkemiz için asıl stratejik değer, kaynaklarını daha verimli kullanan, ithalat bağımlılığını azaltan ve katma değer yaratan bir ekonomik yapının güçlenmesi olacak.


Almanya ve Norveç gibi ülkelerde depozito iade oranları %90’ın üzerine çıkabiliyor. Türkiye için gerçekçi bir başarı senaryosu nasıl görünür?

Almanya ve Norveç bugün dünyanın en başarılı depozito sistemlerine sahip ülkeleri arasında yer alıyor. Ancak bu ülkelerin de bugünkü seviyelere ulaşması uzun yıllar aldı. Bu nedenle Türkiye'nin başarısını ilk günden bu ülkelerle kıyaslamak yerine, kendi yol haritası ve hedefleri doğrultusunda değerlendirmek gerekiyor.

Türkiye'nin ilk hedefi, sistem kapsamındaki yaklaşık 25 milyar adet ambalajın %70'ini sisteme geri kazandırmak. Bu oldukça iddialı bir hedef. Bu nedenle içinde bulunduğumuz dönemi bir "ulusal entegrasyon dönemi" olarak tanımlayabiliriz. Şu anda odak noktamız: iade altyapısının yaygınlaştırılması, tüketicinin sisteme uyum sağlaması, perakende ağının güçlendirilmesi ve operasyonel süreçlerin ülke genelinde oturtulması.

2028 yılına kadar sistemin ülke çapında yaygınlaşmasıyla birlikte hedeflenen toplama oranlarına ulaşılması amaçlanıyor. Bana göre başarıyı yalnızca yüzde olarak değerlendirmek de doğru olmaz. Eğer birkaç yıl içerisinde milyarlarca ambalajı ekonomiye geri kazandırabiliyor, sokaklarda ve doğada gördüğümüz ambalaj atıklarını belirgin şekilde azaltabiliyor ve sanayinin ihtiyaç duyduğu kaliteli geri dönüştürülmüş hammaddenin önemli bir kısmını ülke içinde sağlayabiliyorsak, bu başlı başına büyük bir başarı olacaktır.

Türkiye'nin önemli avantajları var. Genç ve teknolojiye hızlı uyum sağlayan bir nüfusumuz, güçlü bir perakende ağımız ve bu dönüşümü destekleyen güçlü bir kamu iradesi bulunuyor. Bu nedenle sistem olgunlaştıkça toplama oranlarının da kademeli olarak yükselmesini bekliyoruz.

Uzun vadede hedefimiz elbette Avrupa'nın en başarılı örnekleri arasına girmek. Ancak bugün için en önemli konu, Türkiye ölçeğinde sürdürülebilir, ekonomik olarak verimli ve vatandaş tarafından sahiplenilen bir sistem kurabilmek. Yüksek iade oranları da bu başarının doğal sonucu olacaktır.


Bugünden beş yıl sonrasına baktığınızda, insanların bu projeyle ilgili en çok neyi hatırlamasını istersiniz?

Beş yıl sonra insanların bu projeyi yalnızca bir depozito sistemi olarak değil, Türkiye'nin çevre, teknoloji ve döngüsel ekonomi alanlarında gerçekleştirdiği başarılı bir dönüşüm hikâyesi olarak hatırlamasını isterim.

Elbette hedefimiz daha temiz bir çevre, daha yüksek geri dönüşüm oranları ve kaynakların daha verimli kullanılması. Ancak benim için bundan da önemlisi, Türkiye'nin bu süreçte kendi bilgi birikimini, teknolojisini ve operasyonel tecrübesini geliştirmesi.

Bugün birçok ülke depozito sistemlerini Avrupa'daki örneklerden öğreniyor. Benim hayalim ise beş yıl sonra Türkiye'nin de örnek gösterilen ülkelerden biri haline gelmesi.

Sadece depozito sistemini başarıyla uygulayan değil, geliştirdiği teknolojileri, operasyonel modelleri ve tecrübeyi başka ülkelere ihraç eden bir Türkiye görmek isterim.

Çünkü burada kurulan yapı sadece çevreyle ilgili değil. İşin içinde teknoloji de var, üretim de var. Yazılım, veri yönetimi ve lojistik tarafları da sistemin önemli parçaları arasında yer alıyor. Önümüzdeki yıllarda Türkiye'de geliştirilen çözümlerin başka ülkelerde de kullanılmaya başlanması, ülkemiz açısından önemli bir kazanım olacaktır.

Kısacası, beş yıl sonra insanların "Türkiye depozito sistemini kurdu ve başarıyla işletti" demesinden öte, "Türkiye bu sistemi başarıyla kurdu, geliştirdi ve dünyaya ihraç edebilen ülkelerden biri haline geldi" demesini isterim.


Selcen Aksu ve Şahika Derin Türüt tarafından editlenmiştir.

bottom of page